Dr. Müssenna Abdullah*
Arapların resmi liderleri, büyük Bağdat hapishanesinden, halkın artan öfkesiyle çantalarını topladı ve gittiler. Böylece Irak’ta yapılan Arap zirvesinde hazır bulunmalarının akabinde beş binden fazla kişinin tutuklamasına neden oldular. Ayrıca zirve hazırlıkları kapsamında, bir haftadan fazla bir süre günlük hayat felç oldu. Köprüler üzerinden geçişler kesildi, caddeler kapatıldı, telefon görüşmeleri kesintiye uğradı, olağanüstü hal ilanına benzer şekilde birçok yerde kontrol noktası yerleştirildi. Zaten boşa harcanan milyonlarca dolar harcandı, bunun üçte biri yozlaşmış hükümet yetkililerinin cebine gitti. Dolayısıyla; Arap yöneticilerinin Arap Birliği için Bağdat’ta düzenlenen zirveye katılmadan önce tutuklu otuz milyon Iraklının yeniden Arap ulusuna geri dönüşünü sağlamak hedefleri oldu. Çünkü mezhebe dayalı siyaset, Irak Araplarının Araplara bağlı olduğu damarı kesmeye ve mezhepsel olarak dar bölgecikler içerisinde izole etmeye çalıştı. Ancak belli ki Arap yöneticileri, Arap zirvesinde Irak içerisindeki durumu tartışmaktan kaçınarak, Irak’ı ülke ve halk olarak Arapların siyasi denkleminden çıkarmaya çabalayan yönetime siyasi meşruiyet vermekle yetindiler. Bu nedenle Bağdat’a gelenler halktan yana ve bazı Arap ülkelerinde halka yönelik siyasi baskılar ve şiddet uygulayan rejimlere karşı olduklarını, “Irak’ta da her gün yaşanan ölümler ve olaylar diğer ülkelerdekinden fazla farklı değildir” açıklamalarına rağmen, Arapların resmi yöneticileri; kendilerine görünmez bir bağla bağlı olmasından dolayı, Irak’taki Amerikan yapımı sistemin ayrıntılarına girmekten çekindiklerini kanıtladılar.
Bu bağlamda bugün ortaya atılan soru da şudur; tüm organları parçalanmış bir ülkeye benzeyen ve bir kaybolup çoğu kez ortaya çıkan ayrılıkçı eğilimlerin hükmettiği ve devletin karar alıcıları arasında anlaşmazlık had safhada olan Irak’ın, halkına bir şeyler sunabilmesi acaba mümkün müdür? Çünkü kuzeyde, gerçek zemini hazırlanmış fakat şimdiye kadar resmi olarak ilan edilmemiş bir devlet olarak her gün ülkeyi bölmekle tehdit etmektedir. Dahası bu bölgenin kendine özgü bayrağı kamu binaları üzerinde dalgalanırken, Irak bayrağı da görülmeyecek şekilde Kürt yetkililerinin bürolarında durmaktadır. Bununla birlikte Kuzey Irak’a bir konuk geldiğinde veya özel törenler düzenlendiğinde kendi ulusal marşları çalmaktadır. Ayrıca özel orduları vardır -ki bu ordunun silah kaynağı bilinmemektedir, ne güvenlik ve istihbarat birimlerinin hedefinin ve dikkatinin hangi yönde olduğu, ne de söz konusu birimlerin bölgesel ve uluslararası istihbarat birimleriyle ilişkilerinin uzantısını hiç kimse bilmemektedir. Dahası Kuzey Irak yönetiminin anayasası da, devlet anayasasından üstün birçok madde içermektedir. Böylece yasal yetkideki hükümler, kuzey Irak’ı oluşturan üç vilayeti içermemektedir. Hatta güvenli bir bölge olduğu için kendine yakın olan illere elini uzatmaktadır. Bu yüzden Cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık El-Haşimi de, Başkent Bağdat’taki yargının ve siyasi yönetimin tehdidinden ötürü oraya kaçtı. Daha önce de Diyale İl Meclisi’ndeki üyelerin de Diyale ilinin özerk bir bölge olması amacıyla lehte oy kullanmaları nedeniyle, Bağdat yönetimi tarafından tehdit edildikleri için kuzey Irak’a kaçtılar.
Bu nedenle kuzey Irak’taki yetkililerin Haşimi’yi teslim etmeyecekleri yönündeki açıklamalarda bulunmaları, net bir şekilde kendileri için kurdukları siyasi ve anayasal gücün bir kanıtıdır. Diğer taraftan Haşimi’nin, kendi yargılama sürecinin, resmi olarak Kürtlerin hâkimiyeti altında olmayan Kerkük’te yapılması için ısrar etmesi, Kürtlerin kendileri için hem yasal hem de siyasal bir yetki gücü oluşturdukları ve yakın illere uzandıklarının diğer bir kanıttır. Fakat diğer Irak vilayetlerinin ki sayısı on beştir; sözde Maliki’ye ve merkezi hükümete bağlıdır. Çünkü bu vilayetler, fiilen yerel meclis yönetimlerinde yer alan partilere bağlıdır. Bu durumda açık bir şekilde gösteriyor ki, yasal, ekonomik ve güvenlik olarak vilayetlerdeki yönetimler merkezi hükümetin dışındadır. Bu yüzden bu illerdeki güvenlikle ilgili operasyonlar, doğrudan Maliki’ye bağlı özel güvenlik güçleri tarafından gerçekleşmektedir. Bütün bu icraatlar vilayetlerdeki yerel yönetimlere haber verilmeden uygulanmaktadır. Bu da yerel yönetimlerin herhangi bir siyasi iradeye sahip olmadıklarını göstermektedir. Çünkü yerel yönetimler tarafından verilen demeçler, merkezi hükümetten tamamen ayrı olduğuna bir işarettir. Yerel yönetimlerden gelen açıklamaların çoğu da ayrılma tehdidini içermekte, bazen de Başkent Bağdat’ı sahip olduğu yer altı doğal kaynaklardan ve maddi imkânlardan mahrum bırakacakları yönündedir.
Irak siyasetinde Maliki-El-Irakiye listesi ve Maliki ile iki Kürt partisi (KDP-KYB) arasında devam eden siyasi çatışmalar, içinde bulunulan siyasi krizi daha da arttıracağından mevcut koşullarda Irak’ın Arap dünyasına geri dönüşü bir hayal olarak görülmektedir. Çünkü bu ülkenin bu geri dönüş için karizmatik bir siyasi lidere ve kendini dönüştürebilen bir siyasi güce ihtiyaç vardır. Bu siyasi gücün İran hükümetinin sesi olması yerine, Arapların siyasi meselelerinde aktif bir aktör olması gerekmektedir. Ayrıca Irak’ın askeri gücü yeniden yapılandırılırken tüm Irak halkının hizmeti esas alınmalıdır. Dolayısıyla kurulan silahlı gücün, mezhepçi ve hizipçi ayrımcılıktan uzak ve gerçek anlamda bir Arap askeri doktrinine sahip olması Irak’ın karar alıcılarına yüklenen bir görevdir.
Diğer yandan bu ülkenin ekonomik gücünün yeniden yapılanması da Arap dünyasındaki sorunların çözümüne katkı sağlayacağından önemlidir. Bu amaçla ekonomik kalkınmanın hızlandırılmasına, zenginliklerinin yağmalanmasının ve yolsuzlukların önüne geçilmesine ihtiyaç vardır. Uluslararası arenada ve bölgede önemli konumdaki Arap ülkeleri Irak’ın geri dönüşünü destekleyen aktif bir siyaset gütmediğinden sadece konferanslarda ilan edilen protokoller aracılığıyla bu dönüşün gerçekleşmesi mümkün değildir. Ayrıca Irak beşeri ve maddi imkânları sebebiyle Arap dünyasında liderliği hak eden bir ülkedir. Zira Irak hiçbir zaman kendini ne uluslararası camiadan ne de Arap bölgesinde tecrit etmemiştir. Öte yandan Irak, doğusundaki halklar için batıya açılan kapısı olması nedeniyle coğrafi konumu açısından avantajlı konumdadır. Bu sebeple Irak’ın kalkınmasını bir iç mesele olarak “işgal hükümetindeki yetkililere” devir edip onların liderliğini sağlamak Arap liderlerinin görevi değildir. Bu kişiler halen Irak halkının gerçek temsilcisi olmadığı gibi, ulusal meşruiyete de sahip olamamıştır. Eğer Araplar, Irak’ın hakikaten kendilerine geri dönmesini istiyorlarsa, o zaman Irak’ı bir Arap meselesi olarak ele almalıdırlar. Ayrıca eğer Arap ülkeleri Irak sorunu karşısında bölgesel ve uluslararası çıkarları sebebiyle sessiz kalıyorlarsa, bunun Arapların geleceğine dönük tarihi bir hata olacağı ve vahim sonuçlar doğuracağını söylemek mümkündür. Bu sonuçlardan biri olarak, Irak’ın küçük devletçiklere bölünmesi kuzeyden başlayacak ve dramatik bir şekilde ülkenin tümüne yayılacaktır. Bu yüzden Irak’ın bugün ciddi bir tehdit altında olduğunu görmekteyiz.
Dolayısıyla bugün bencillikle, dar partizanlıkla ve ayrımcılıkla ülkeyi yöneten Iraklı siyasetçiler, Bağdat’ta düzenlenen son Arap zirvesiyle parlamaya başladı. Özellikle Irak’ta tüm yönetim organlarını elinde tutanlar, Arap zirvesinden sonra Arapların kendilerini istemeyerek de olsa tanıdığı duygusuna kapılarak, gururlu bir şekilde daha önce uyguladığı baskıcı siyasetini sürdürmektedir. Öte yandan Irak yönetiminde bulunan ve Arap zirvesinin Bağdat’ta yapılmasını istemeyen diğer yetkililerde bu zirvenin El-Maliki’nin kişisel bir zafer olduğunu kabul etmemektedirler. Dahası şu an Irak, zirve öncesinden tamamen farklı ve yeni bir süreçle karşı karşıyadır. Çünkü artık iktidar üzerine çatışanların elinde yeni silahlar vardır.
*Iraklı politikacı ve yazar
Arapçası için lütfen tıklayın
Bu makale HEYET Net Türkçe sitesi için özel çevrilmiştir. © 2012
![]()